Ortadoğu’nun ve Yukarı Mezopotamya’nın kaderini belirleyen asırlık coğrafyada, Fırat’ın serin sularıyla yıkanan dağların ardında iki büyük güç odağı yükselirdi: Kılıcın ve toprağın gücünü elinde tutan feodalite (Ağalık) ile gönüllerin sarayına taht kuran maneviyat (Tasavvuf). Resmi tarih kitapları büyük savaşları, padişah fermanlarını ve sınır çizgilerini yazadururken; toplumsal hafızanın en yalın ve en çarpıcı gerçeği, nesilden nesle aktarılan yaşanmış hikayelerin satır aralarında saklı kalmıştır. Güneydoğu’nun kalbi Adıyaman ve Kahta dağlarında asırlardır kulaktan kulağa fısıldanan iki canlı şahitlik, bu toprakların sosyo-ekonomik ve manevi dengesini tek bir cümleyle özetler: Ağa eksiltir, Pir çoğaltır.
Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Kahta ve Samsat bölgesinin mutlak hakimi olan Rişvanlı Hacı Bedir Ağa’nın köy odasındaki helallik sahnesi, feodal sistemin halk üzerindeki ekonomik baskısını ve şark kurnazlığını gösteren canlı bir vesikadır. Büyük bir debdebe içinde hacca gitmeye hazırlanan ağa, kul hakkından arınmak amacıyla köylüyü sırayla huzuruna dizer ve biçimsel bir edayla sorar: “Neyini yedim, helel et...” Korkudan ve gücün heybetinden titreyen gariban köylüler sırayla “bir tavuk, iki koyun” diyerek haklarını helal ederler. Gerçekte ağanın onlara verdiği hiçbir şey yoktur; aksine, himaye bedeli adı altında halkın varını yoğunu elinden alan sömürü çarkının ta kendisidir o.
Sıra, bölgenin köklü ve onurlu çınarı, Mirdasî aşiretinin Karaali kolundan olan ve ağanın zulmüne karşı kılıç çekmeden “ince siyasetle” direnen bağımsız bir çiftçi ailesine geldiğinde ise tablonun rengi değişir. Küçük bir çocukken babasının elinden tutup o sıraya giren dedemin kulağına fısıldanan gerçek rakam, feodalitenin halkı nasıl tükettiğinin açık ilanıdır: “27 koyun, 10 keçi ve çok sayıda tavuk...” Ağa, heybesini mazlumun malıyla doldururken, geride sadece rıza dilenen boşaltılmış ambarlar ve eksilmiş sürüler bırakmaktadır.
Madalyonun diğer yüzünde ise, gücünü topraktan veya silahtan değil, kalbin sultanlığından alan bir derviş mayası vardır. Mirdasî aşiretinin asırlar önce Eğil Kalesi’nden Piran’ın tekkesine taşıdığı o köklü tasavvuf geleneğinin Adıyaman’daki son büyük halkalarından biri, Akçalılı Hacı Efendi’dir. Adıyaman Atatürk Stadyumu’nun inşası sırasında türbesini yıkmaya kalkan iş makinelerinin dişlerini kıran, valinin rüyasına girerek manevi bir kalkan gibi bizzat kendi makamını koruyan o mübarek zatın yaşadığı “Bereket Kerameti”, ağanın eksilten dünyasına karşı pirin çoğaltan adaletini gözler önüne serer.
Günün birinde mütevazı eşeğinin üzerinde bir köye misafir olan Hacı Efendi, evin önünde sacda taze ekmek pişiren o pak Anadolu kadınına seslenir: “O güzel sac ekmeğinle taze tereyağı bulada getir, yiyelim.” Kadın, konuğunu ağırlayamamanın verdiği o derin mahcubiyetiyle boynunu büker: “Sac ekmeği var ama mübarek, küpte hiç tereyağı kalmadı...” Hacı Efendi, dürüstlüğün ve cömertliğin sinesindeki o gizli yokluğu görür ve gülümseyerek buyurur: “Hele git bir bak, dibinde ne kaldıysa getir de bulayalım.” Kadın çaresizce mutfağa gidip o boş küpün kapağını kaldırdığında gözlerine inanamaz; az önce bomboş olan toprak küp, ağzına kadar sapsarı, taze tereyağı ile dolup taşmıştır. Pir, dürüst köylünün niyetini ödüllendirmiş, yokluğun ortasına bereketiyle dokunmuştur.
Bu iki hikaye, sadece eski zamanlara ait birer köy odası anısı değildir. Bu anlatılar, Mezopotamya’da halkın neden ağaların baskıcı saraylarına karşı pirlerin, dervişlerin mütevazı tekkelerine sığındığının sosyolojik ve psikolojik manifestosudur. Feodal güç, köylünün ambarındaki son 27 koyuna kadar göz dikip halkı fakirleştirerek eksiltirken; Allah dostları derviş hırkalarıyla bereketi, dayanışmayı ve tokluğu çoğaltmıştır. Bugün Kahta’da ağalara boyun eğmeyen, garibanı korumak için gölge bir general gibi akıl oyunları yürüten Mirdasî evlatlarının dik duruşu, gücünü ağanın elindeki kılıçtan değil, pirin küpünden taşan o helal ve bereketli mayadan almaktadır. Kağıt üzerindeki şecereler bir gün bir cami avlusunda çalınıp kaybolsa bile, bu asil hakikat dağların hafızasında ve evlatların kanında sonsuza dek çoğalarak yaşamaya devam edecektir.