Dünya siyaseti, Soğuk Savaş yıllarından bu yana inşa edilen tüm nükleer dengelerin ve stratejik tabuların yerle bir olabileceği acımasız bir nükleer kumarın sahnesi haline mi geliyor? Amerikalı gazeteci Tucker Carlson’ın gündeme bomba gibi düşen iddiası, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Donald Trump’ı İran’a karşı nükleer silah kullanmaya ikna etmek için her gün baskı kurduğunu gösteriyor. Bu sarsıcı iddia, sadece bölgesel bir savaşı değil, rasyonel uluslararası ilişkiler teorileriyle açıklanamayacak boyutta küresel bir kıyamet senaryosunu tetikleme potansiyelini barındırıyor ve şu hayati soruyu akıllara getiriyor: Gerçekten nükleer kıyametin eşiğinde miyiz?
"Küçük Nükleer Saldırı" Taktikleri Bir Yanılsama mı?
Jeopolitik uzmanlarının ve akademisyenlerin en net birleştiği nokta, nükleer silah kullanımının "azı" veya "taktiksel olanı" diye bir hafifletmenin olamayacağı gerçeğidir. İran’ın Natanz yakınlarındaki yeraltı uranyum tesislerini koruyan onlarca metrelik granit blokları imha etmek bahesiyle nükleer butona basılması, insanlık tarihi için geri dönülemez bir ekolojik ve insani felaket anlamına gelecektir. Tek bir nükleer başlığın ateşlenmesi bile bölgede yüz milyondan fazla insanın içme suyunu kaybetmesine, radyoaktif serpintiyle nesiller boyu sürecek ölümcül hastalıklara yol açacaktır. Dahası, nükleer bir saldırıyla bir ülkenin tesisleri yıkılsa bile teknik bilgi birikimi yok edilemez. Aksine bu çılgınlık, nükleer tabuyu yıkarak Rusya, Kuzey Kore, Hindistan ve Pakistan gibi güçlerin kendi krizlerinde nükleer enstrümanları meşru birer silah olarak cepheye sürmesinin önünü açacaktır.
İki Motivasyon: Hapis Korkusu ve Siyonizm İdeali
Netanyahu’nun bu tehlikeli baskısının arkasında yatan temel motivasyon uluslararası ilişkilerdeki "Diversionary War" (İç siyasi krizleri unutturmak için dışarıda savaş çıkarma) teorisiyle birebir örtüşüyor. Hakkındaki ağır yolsuzluk davaları nedeniyle iktidarı kaybettiği an hapse girme riskiyle yüz yüze olan Netanyahu, kendi beka mücadelesini bölgeyi ateşe atarak yürütüyor. İşin ideolojik boyutunda ise İsrail'in kurucu aklı Ben-Gurion’un yarım bıraktığı "Arz-ı Mev'ud" ve Büyük Yahuda Krallığı ideali yatıyor. Bu gözü kara zihniyet, amacına ulaşmak için kendi yakın müttefiklerini (BAE, Katar, Suudi Arabistan) ve hatta kendi halkını bile feda etmeyi göze alan acımasız Hannibal Doktrini ile hareket ediyor.
Lobikrasi Kıskacında Amerikan Seçimleri ve İtibar Suikastı Riski
Amerikan siyasetini esir alan "lobikrasi" (Siyonist ve Evanjelik lobi gücü), Donald Trump üzerinde yoğun bir psikolojik ve siyasi tahakküm kurmuş durumda. Carlson’ın bu çarpıcı iddiayı tam da seçim döneminin arifesinde sızdırması ise iki güçlü ihtimali barındırıyor. İlki, Trump'ı nükleer silah kullanabilecek kanlı bir figür olarak gösterip oylarını düşürmeyi amaçlayan bir itibar suikastı
olmasıdır. İkincisi ise masada eli zayıflayan İran'ı müzakerelerde taviz vermeye zorlamak için kasıtlı üretilmiş yüksek tonlu bir caydırıcılık mesajıdır. Amerikan yönetimi kendi içinde (diplomasi yanlısı Vance grubu ile saldırgan Evanjelik Hegseth kanadı arasında) derin bir bölünme yaşasa da lobilerin baskısı Trump'ı tarihin en kanlı kararlarından birinin önüne itebilir.
Hedefteki Asıl Ülke: "Türkiye, Yeni İran’dır"
Bu nükleer ve siber savaş denkleminin ucu doğrudan Türkiye’nin jeopolitik güvenliğine dokunuyor. Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett’ın "Bizim için yeni İran, Türkiye’dir"
itirafı, Siyonist genişlemeciliğin nihai hedef kartını açıkça ifşa ediyor. Rahmetli Erbakan Hoca’nın yıllar önce dile getirdiği "Mesele İran ise bilin ki hedef Türkiye’dir"
tespiti, bugünün acı gerçeğidir. Türkiye ve İran, binlerce yıllık devlet geleneğine sahip iki medeniyet-devlettir; bu nedenle Anadolu coğrafyasının savunma stratejisi, komşu coğrafyaların kaderinden ayrı düşünülemez.
Son Söz: Bölgesel Monroe Doktrini Şart
Bugün BM kürsüsünden katliam aparatlarını (çağrı cihazlarını) birer gurur nişanesi gibi sallayan ve hiçbir uluslararası hukuk kuralı tarafından durdurulamayan bir cinayet şebekesiyle karşı karşıyayız. Dijital casusluk yapan akıllı cihazlardan siber silahlara kadar artık dünyada hiç kimse güvende değil.
Türkiye’nin bu küresel kuşatmaya karşı siber ve askeri altyapıda tamamen yerli/milli hamlelere sarılması hayati bir zorunluluktur. Batı'nın ve lobilerin insafına sığınmak yerine, coğrafyanın kendi sorunlarını kendisinin çözeceği Bölgesel bir Monroe Doktrini
derhal hayata geçirilmeli, dış müdahalelere karşı milli güvenlik duvarları en üst seviyede tahkim edilmelidir. Nükleer kıyametin eşiğinde olup olmadığımızı belirleyecek olan, tam da bu milli ve bölgesel farkındalık duvarlarının ne kadar güçlü inşa edileceğidir.


