İnsan çoğu zaman kapılarda oyalanır.
Görür, bakar, bekler…
Fakat anlamak, kapının eşiğinde değil; içeride olur.
“Bizi kapıda bekleyen değil, içeride olan anlar.”
Çünkü kapı, karşılamanın yeridir;
içerisi ise hâlin ve hakikatin mekânıdır.
Nitekim büyükler bu inceliği asırlar önce dile getirmiştir.
İmam Gazâlî رحمه الله şöyle der:
“Nice kimseler vardır ki ilmin kapısındadır; fakat ilim onun içine girmemiştir.”
Kapıda olmak; şekil, bilgi ve iddia demektir.
İçeride olmak ise hâl, edep ve idrak…
Bu sebeple Mevlânâ Celâleddîn Rûmî Hazretleri:
“Dışarıdan bakmak başka, içine girmek başkadır.”
derken, anlayışın mesafeyle değil yakınlıkla olduğunu hatırlatır.
İnsanlar bizi çoğu zaman kapıda karşılar:
Sözümüzle, suretimizle, görünür hâlimizle…
Ama gerçekte anlayan, bizimle aynı odaya girendir;
hatta aynı suskunlukta oturabilendir.
Hasan-ı Basrî رحمه الله bu hâli şöyle özetler:
“İlim dilde değil, kalpte olandır.”

Kalpte olmayan ilim kapıda kalır.
Kalpte olmayan muhabbet de…
Bu yüzden denilmiştir ki:
“Kapıda bekleyen görür; içeride olan anlar.”
Ve insan ilişkilerinin en sahici ölçüsü de budur:
Kim senin kapında durdu, kim gönlüne girdi?
Son söz yine hikmet ehline ait olsun.
İbn Atâullah el-İskenderî رحمه الله der ki:
“Hakikat, dış görünüşle değil; içteki istikrarla bilinir.”
Öyleyse mesele beklemek değil;
içeri girebilmek…
Ve içeride emanetle durabilmek.
Allah’ım, bizi kapıda bırakma; gönüllere içten girenlerden eyle. Âmin.