İnsan, zamanın içinde yürür; fakat çoğu zaman zamanın farkında değildir. Günler geçer, ömür eksilir, fırsatlar sessizce kapanır. Oysa hakikat şudur: Hayır geciktirilmeye gelmez. Çünkü geciken her hayır, ya nefsin tuzağına ya da dünyanın gafletine teslim olur.
Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:
“Rabbinizin mağfiretine ve genişliği gökler ile yer kadar olan cennete koşun.”
“Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.”
(Âl-i İmrân, 133-134)
Bu ilahî davet, bir çağrıdan öte bir uyarıdır: Yürümek yetmez, koşmak gerekir. Çünkü ömür beklemez.
Yine başka bir ayette şöyle buyrulur:
“Herkesin yüzünü ona doğru çevirdiği bir yönü vardır. Öyleyse hayırlarda yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizin hepinizi bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”
(Bakara, 148)
Bu ayet, mü’minin hayatının durağan değil; gayret, şuur ve istikamet üzere olması gerektiğini bildirir. Hayırda yarışmak; fırsatı ertelememek, iyiliği geciktirmemek ve kalbe gelen güzel niyetleri hemen amele dönüştürmektir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise bizleri açıkça ikaz eder:
“Şu yedi şeyi yapmada acele ediniz: Unutturan bir fakirliği, azdıran bir zenginliği, bozucu bir hastalığı, bunaltıcı bir yaşlılığı, ansızın gelen ölümü, Deccal’i (ki o beklenenlerin en şerlisidir) veya kıyameti mi bekliyorsunuz? Kıyamet ise daha dehşetli ve daha acıdır.”
(Tirmizî, 2306)
Bu hadis-i şerif, insanın en büyük yanılgısını ortaya koyar: “Daha vakit var” zannı…
Oysa vakit daralır, beden zayıflar, imkânlar değişir ve kalp ağırlaşır.
Büyük âlimlerden Ebû’l-Ferec (rahimehullah) ne güzel söyler:
“Gücü kuvveti tükenmeden yardım eden, kendisinden yardımını çekmeden önce kısa ömrünü güzel işler yapmaya adayan kimseye ne mutlu! Dünyasını ebedî yurdu için mamur edenlere ne mutlu! Her şeyi ince ince bilen ve gören Allah’ın hesabına hazırlanana ne mutlu!”
Gerçek kazanç; bugünü yarına taşımak değil, bugünü ahirete yatırım hâline getirmektir. Çünkü yarın, garanti değildir. Nice niyetler vardır ki ertelendiği için hiç gerçekleşmemiştir.
Hasan-ı Basrî (rahimehullah) şöyle buyurur:
“Öyle insanlar gördüm ki, sizin dirhem ve dinarlara karşı olan hırsınızdan daha ziyade vakitlerini değerlendirmeye hırslı idiler.”
“Ey Âdemoğlu! Sen günlerden ibaretsin. Bir gün geçince, senin bir parçan da gitmiş demektir.”
Bu söz, zamanın ne kadar kıymetli olduğunu açıkça ortaya koyar. Her geçen gün, aslında azalan bir sermayedir.
İbn Kayyim el-Cevziyye (rahimehullah) ise şöyle der:
“Vakit, insanın en kıymetli hazinesidir. Onu zayi eden, aslında kendisini zayi etmiştir.”
Öyleyse mü’min için asıl mesele şudur:
Bir hayır kalbine doğduğunda, onu bekletmeden gerçekleştirmek…
Bir iyilik fırsatı doğduğunda, onu ertelemeden değerlendirmek…
Bir tevbe hissi geldiğinde, onu geciktirmeden Rabbine yönelmek…
Çünkü kalpler değişir, şartlar değişir, fırsatlar kaybolur.
Unutma ki;
Sadaka vermek için zenginliği bekleyen, çoğu zaman veremez.
İbadet için boş vakti bekleyen, çoğu zaman bulamaz.
Tevbe için uygun zamanı bekleyen, çoğu zaman yetişemez.
Hayır; bekleyenlerin değil, acele edenlerindir.
Öyleyse bugün… şimdi… bu an…
Bir kalbi onar.
Bir yük hafiflet.
Bir duayı semaya yükselt.
Bir iyiliği, kimse bilmeden bırak bu dünyaya.
Bir hatadan dön.
Çünkü belki de sana verilen en kıymetli fırsat, içinde bulunduğun bu andır.
Ve ne mutlu…
Fırsat elindeyken onu değerlendirenlere,
Kalbine doğanı ertelemeyenlere,
Dünyasını ahireti için mamur edenlere…
Çünkü yarın, henüz kimseye verilmiş değildir.