“Dava için para bulmaya gidenlerin hiç biri geri dönmedi!”
Sezai Karakoç
Dindarlar maalesef ahlaki üstünlüklerini kaybettiler. Üstünlüğü kaybetmekle de yetinmeyip Ahlaki değerlerini de kaybettiler. 28 Şubat süreci ile birlikte birikmeye başlayan intikam ve rövanşizim duygusu “Sonuca giden her yol mubahtır” makyevelist paradigmasıyla kesişince ucundan kenarından işlenen haramlar/günahlar Müslümanları dönüştürmek istedikleri şeyin bizzat kendisi yaptı.
1989 Yerel Seçimleri ile Türkiye’de yerelde iktidara gelen Sol 1991 seçimlerinde her ne kadar istediği sonucu alamamış olsa da ANAP efsanesinin Mesut Yılmaz eliyle bitirilmesi neticesinde SHP o dönem DYP ile Koalisyon ortağı olarak iktidara geldi. İktidarın getirmiş olduğu rahatlık İstanbul Belediyesinde ki İSKİ yolsuzluğunu ve İlk-san Yolsuzluklarının patlamasına neden olmuştu. İSKİ yolsuzluğu SHP yi yıpratmış İlk-san yolsuzluğu ise DYP yi ciddi anlamda yıpratmıştı. Neticesinde ise 1994 Yerel seçimlerinde Refah Partisinin Yerel Yönetimlerde 1996 da ise iktidara gelmesine yol açmıştı. Ülkede yaşanan yolsuzluk ve ahlaksızlıklar mevcut sistemi çürütmüş ve sisteme angaje olmuş partileri de yavaş yavaş oyunun dışına itmeye başlamıştı.
90’larda yükselen İslami değerler ile Müslümanlar yaşanan tüm ahlaksızlıklara karşın topluma karşı duruşu ve haram-helal dairesinde ki hassasiyetleri ile hem siyasetin merkezinde hem de toplum nezdinde itibar görmeye başlamıştı. Ve Müslümanlar hükümet ortağı olmalarına rağmen tam muktedir olamamalarına rağmen sisteme karşı ahlaki üstünlüğü sağlamışlardı. Dindar kesim sayıca az olması onların Ahlaki üstünlüğü ele geçirmelerine engel olamamıştı. Tam aksine sayıca az olunması Para ile makam ile yani dünyevi tüm ihtiraslar ile dindarların yollarının kesişmesini engellemişti.
Ta ki 2002 Sonrasına kadar…
Rahmetli Erbakan Liderliğinde ki Milli Görüş hareketi bir sistem ve kültür-medeniyet değerleri mücadelesi veriyordu. Rahmetli Erbakan kendisini ve siyasal hareketini hiçbir zaman mevcut siyasi partilerin alternatifi olarak görmedi tam aksine onlara kardeş gözü ile bakıp asıl hedefin çürümüş sistem olduğunu defalarca kez belirtmişti. İşte 28 Şubat mevcut partilerin Refah Partisine karşı birleşmesi ile değil dışarıdan gelen, sistemin öyle ya da böyle şimdilik ayakta kalmasını isteyen Küresel Masonik elitlerin desteği ve içerdeki CUNTA’NIN eliyle gerçekleşmişti.
Küresel Masonik Çete, kendi tekerlerine sokulan çomağı çıkarmak için bir yandan işkence yolunu seçip diğer yandan Erbakan Hükümetinin Sistemi çökertecek adımlarını yani D-8 ler projesi ile Havuz Sistemi projelerini bertaraf etmekteydi. Siyonist çete sergilediği illüzyonla Dindarların gözlerinin önünde sadece yaptırdığı işkenceleri gösterdi. Başörtüsü yasakları, kılık kıyafet dayatması, ordu evleri ve askeri törenlerde ki dışlamalar, İmam Hatiplere yönelik tırpanlamalar… Ve daha niceleri…
Tüm bu yaşananlar Dindarların içlerindeki intikam ve rövanşist duyguları beslemesine/büyütmesine neden olmuştu. Fazilet Partisinin kapatılma süreci ise tam bu duruma hizmet eden en önemli adımlardan bir tanesiydi. Fazilet Partisinin kapatılması ile dindarların kahir ekseriyeti Ak Parti ile yola devam etti. Ve Ak Parti 2002 seçimlerinde muazzam bir başarı göstererek tek başına iktidar oldu. Başta Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü olmak üzere çeşitli Üniversite Rektör ve yönetimleri ile Askeriye içerisinde siyasete müdahale etmeyi alışkanlık haline getirmiş bazı Generaller Ak Parti hükümetine “başörtüsü” üzerinden had bildirme cüretine giriştiler. Lakin o dönem Başbakan olan Recep Tayyip ERDOĞAN tüm Müslümanların yüreğini ısıtacak karşı refleksi onlara karşı göstermiş taraflı tarafsız tüm dindarların takdirini kazanmıştı.
Ancak bir yandan da Küresel Çetenin Ak Parti iktidarından bazı istekleri vardı. Özellikle Irak meselesi;
Irak işgal edilmeli ve Türkiye tüm üslerini ABD askerlerine açmalı ve lojistik destek sağlamalıydı. Meşhur 1 Mart Tezkeresi Meclise geldiğinde Ak Parti içerisinde ki dindar kesim buna ciddi anlamda karşı çıkmıştı. Erbakan Hocanın da devreye girmesi ile 1. Tezkere reddedildi ardından Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağı kaldırıldı Başbakan oldu hızlıca 2. Tezkere geldi ve meclisten geçerek Irak’ın 2. Kez işgalinin önü açıldı. Ak Partililerin Tayyip ERDOĞAN’IN siyasi yasaklı olmasına ciddi anlamda öfkeleri vardı. Siyasi yasağın kalkması ve ardından tezkerenin çıkması dindarların reflekslerini köreltti hareket kabiliyetlerini adeta yok etti. Sanki Tayyip ERDOĞAN’IN siyasi yasağının kalkmasının hatırına ses çıkarmamayı tercih etmişlerdi. Diğer yandan zaman ilerledikçe MGK da ve diğer Devletin kurumlarında eski alışkanlıkları nükseden bazı üst düzey bürokratlar Hükümeti özellikle Başörtüsü hususunda çok ciddi rahatsız etmeye başlamışlardı. İster istemez bazı özgürlükler (başta başörtüsü ve kuran kursu ve İHL ler) fazlası ile gündemi işgal eder hale geldi.
Öyle bir illüzyon oynandı ki Müslümanların derdi sadece özgürlüklermiş gibi sürekli bunlar ön planda tutuldu. Ve geçmişten de gelen intikam duygusu Dindarları daha görünür ve daha güçlü olmaya zorluyordu. Gücün yolu ise maddi imkânlardan geçiyordu. İşte “sonuca giden yolda her şey mubahtır” anlayışı burada devreye girdi. Ve bazı İlahiyat hocalarının da bazı hususlara fetva vermesi ile işler yavaş yavaş kontrolden çıkmaya başladı. Sistemi değiştirmek isteyenler sistemi bizzat rektifiye ettiler. Sisteme adeta can suyu oldular.
Sezai Karakoç’un o meşhur sözü ile devam edelim; “Dava için para bulmaya gidenlerin hiç biri geri dönmedi!” İşte durum tam olarak böyle oldu. Dindarlar “para, makam ve kadın” ile tanıştıktan sonra yollarını şaşırdılar ve aşırı bir güç zehirlenmesi yaşadılar. Kendilerine yapılan dostane uyarıların hiç birini dikkate almadılar. Kendileri ile yola çıkan dış destekli cemaatle durumdan vazife çıkarıp İktidarı tasfiye edip kendi siyasi ekipleri ile yola devam etmek isteyince bu sefer işler hepten karıştı. 2010 ile 2016 arası dış destekli bu yapı ile mücadele şeklinde geçti. Mücadele gündemin ana omurgasını oluşturunca “Dava için para bulmaya gidenler” biranda unutuluverdiler. Süreç 2016 da sütü bozuk “Sosyolojik 15 Temmuz Darbesi” ile biranda başka bir boyuta evrildi. “FETÖCÜ terörist” diye adlandırılan ve yurt dışına kaçmış birçok kişi ile “17/25” pozları veren bazı siyasilerle yola devam etme kararı aldı iktidar.
Darbe girişiminin püskürtülmesi(bana göre darbe başarılı oldu ve ABD İktidardan istediğini aldı) ile İktidar yerini sağlamlaştırdığını düşündü bunun neticesinde zaten yaşanmış olan güç zehirlenmesi dindarları daha pervasız hale getirdi. Gizli kapaklı yapılan bazı şeyler artık aleniyete dönüşmüş kameraların önünde “hırsızsa benim hırsızımdır” söylemlerinin ayyuka çıkmasına kadar vardı iş. Ve neticesinde gele gele Dindarların İktidarında bugün konuşulan konu Asrın en büyük yolsuzluğu; tam tamına 800 Milyar TL gibi devasa bir rakamdan bahsediliyor. Hemen hemen 5 tane Bakanlığın bütçesi kadar bir meblağ…
Göz önünde olan figür ise hayli ilginç, Tayyip Beyin kızım dediği ve görünüşte baya bir tesettürlü gözüken önemli bir figür. Oysa onun götürdüğü rakamdan daha fazlasını Mustafa Sandal’ın eşi ve başka siyasilerde götürdü. Bu soygunun içerisinde göründüğü kadarı ile Milli Görüşçüler hariç hemen hemen toplumun ve siyasetin çoğu katmanları var. Ben Yeni Parti ya da CHP’lilere yönelik bir sitemde bulunmuyorum. Benim sitemim Ak Parti camiasına. Çünkü bu kokuşmuş düzeni değiştirmek için geldiler. Ancak gelinen nokta değiştirmek istedikleri ne varsa onları ona dönüştürdü.
Ak Parti içerisinde hiç mi temiz insan yok?
Pırıl pırıl insanlar var. Emin olun şuan ki Bakan ya da Milletvekillerinden hatta üst düzey bürokratlardan daha nitelikli ve siyaseten daha çok iş bilen ve aynı zamanda HARAM-HELAL dengesini gözetecek kefil olabileceğim arkadaşlarım, kardeşlerim var. Bunlar yıllar yılı Tayyip ERDOĞAN’I desteklemelerine rağmen ne MV olabildiler ne bir Meclis Üyeliği nede herhangi bir makam sahibi oldular. Dava adına çalıştılar çabaladılar aldıkları tek teselli her seçim gecesi yaşadıkları sevinç oldu. Güç zehirlenmesi yaşayan Ak Parti elitleri ise onları hiçbir zaman fark etmedi. Onları sadece kullanışlı bir aparat olarak gördü.
Dava sahipleri için şimdi ayağa kalkma vakti. Öze dönme vakti. Ve Yeniden Ahlakı kuşanma vakti. Eğer Dindarlar olarak bunu başarabilirsek Devletin ensesine yapışmış kan emici sülüklerden biran evvel kurtulmuş olacağız.
Ben bugün aslında Dindar ailelerin içinde yaşadıkları Paradoksları buraya yazacaktım. Tesettürlü Ayşe ablaların, camilerin ön safında ki Ömerlerin Ahmet abilerin kızlarının sokaklarda çırıl çıplak gezmesini ve oğullarının ise evliliklerinde ki eş tercihlerinin üzerinde duracak onları yazacaktım. Ancak son 1 hafta içerisinde yaşadıklarımız Dindarların daha büyük bir Ahlaki kriz ile karşı karşıya olduklarını gösterdi. Onun için bu konuyu yazmayı uygun gördüm.
Ama umutsuz değilim, Müslümanlara teslim ettikleri TV kanalları vasıtasıyla nesil ki Dindarları Ahlaki dezenformasyona uğrattılarsa, bizi nasıl Ahlak üzerinden vurup yere yıktılarsa yine aynı yerden ayağa kalkabileceğimize yürekten inanıyorum. Ama ayağa kalkınca tebdili mekânda ferah vardır misali yerlerini değiştirmeleri lazım. Zira Ahlak öyle büyük bir erdemdir ki terk ettiği yere bir daha geri gelmez.
Abdülmetin Balkanlıoğlu Hocamızın dediği gibi; Haydi, gençler şimdi;
Allah için ayağa kalkın!
Allah için ayağa kalkın!
ve Cenabı Allah ayaklarınıza Kudüs gücü versin…